| Adım Adım 34. Berlin
Maratonu, 30 Eylül
2007
Şebnem Kürşat
9 Ekim 2007
Maraton Kadar Uzun Bir İlk Maraton Hatıratı
En fazla 32 km koşmuştum antrenmanlarda...
42 km 195 m koşabilecek miydim?
İnsanın daha önce hiç yaşamadığı bir tecrübeyi
tatmak için uzun süre çalışması... Herkesten
konuyla ilgili tavsiyeler dinlemesine ve uzun
süre hazırlanmasına rağmen yapabileceğine
emin olmadan, kendine güvenmeye çalışarak,
kendi kendini ikna ederek çabalamaya devam
etmesi... Ne kadar da zormuş! Bu fiziksel
ve psikolojik savaşı kendime karşı kazanmalıydım.
Arkadaşım beni Berlin’de heyecanla karşıladı
ve gazeteden maratonla ilgili öğrendiği bilgileri
sıraladı hemen. 40.215 koşucu katılıyormuş.
Ne kadar da çok! Herkes koşuyor galiba...
15 farklı ülkeden gelmişler ve sadece % 21’i
kadınmış. Haile Gebrselassie adında Etiyopyalı
bir atlet erkekler dünya rekorunu kırmayı
deneyecekmiş. 2 saat 3 dakikada bitirmeyi
ve dünya rekorunu 2 dakika 38 saniye geliştirmeyi
planlıyormuş. Maraton erkekler dünya rekoru
2002 yılında Londra’da, Khalid Khannouchi
isimli Amerikalı atlet tarafından 2:05:38’lik
bir dereceyle kırılmıştı. Vaaay! Haile’nin
saatte 20 km hızla koşması lazım. İnanılmaz!
Ardından da ekledi arkadaşım: ‘Sen hem birey,
hem de kadın olarak çok önemli bir iş yapacaksın.
Tebrik ederim!’ Eyvah şimdi daha çok korktum,
ya başaramazsam... İçimden ben de mutlaka
bitirmeliyim diye geçirdim. Düzenli antrenman
yaptım, iyi beslendim ve arkadaşlarımdan çok
manevi destek gördüm. Kendime bir söz verdim
ve sözümü tutmak istiyorum.
Taaa Mayıs ayında ilk maratonumu Berlin’de
koşmaya karar vermiştim. Berlin’in güzergahı
dümdüzdü. İnternetten okuduğuma göre yolda
70 canlı müzik grubu olacaktı. Her 5 km’de
bir muz, elma, su, sporcu içeceği bulabilecektim.
Tuvalet ve çanta emanet organizasyonundan
da umutluydum. Ayrıca Berlin ‘World Marathon
Majors’ kentlerinden birisiydi. Bunlar: Bostan,
Chicago, New York, Londra ve Berlin’de koşuluyordu.
Bu beş şehir dünyanın en büyük maraton organizasyonlarını
düzenliyordu. Ben daha önce hiç tam maraton
koşmamış birisi olarak, bir tek Berlin Maratonu’na
kayıt yaptırabiliyordum. Çünkü diğerlerine
kayıt yaptırabilmem için elit atlet olmam
(yani 42,195 km’yi 3,5 saatin altında bitirebilmem),
bir yardım organizasyonu için para toplamam
veya ön kayıttan sonra çekilecek kurada kazanmam
gerekiyordu. Yani diğer şehirler için kayıt
yaptırabilme ihtimalim çok azdı. Berlin’de
şansımı denemem lazımdı. 30 Eylül’de koşulacak
maratona kaydımı Mayıs ayında yaptırmam gerekiyordu.
Yoksa çok geç olacak, geçen seneki gibi kayıtlar
15 Haziran gibi kapanacak ve ben kaçıracaktım.
Karar verdim ve kayıt yaptırdım.
Uzun yaz İstanbul’da çok sıcak ve nemli geçti.
Çok koşmam gerekiyordu ancak yürürken bile
nefes almak zordu. Bu yüzden çoğu kez sabah
saat 6:00’da koşu için Belgrad Ormanı’nda
oldum. Orman sabahları dingin ve dinlenmiş
beni beklerken, ağaçların altı serin ve taze
oluyordu. Güneş kızgın yüzünü göstermeden
ben km’leri bitirmeliydim. Arkadaşlarım uzun
km’ler boyunca nöbetleşerek bana eşlik ettiler.
Yalnız bırakmadılar, muhabbet hem km’leri
azalttı ve yüreğime su serpti, hem de yolda
geçen zamanı çok zevkli bir hale soktu.
Arkadaşım: ‘Sabah saat 6:00’da ormanda olmak
için kaçta kalkmamız lazım?’ Ben: ‘Gün doğmadan
kalkmış olmalıyız...’ Arkadaşım: ‘Vaay! Bayağı
erkenmiş... Ama geleceğiz, merak etme sen,
geleceğiz!...’ Daha önce koşmuş olan koşacak
olanın derdinden anlıyordu galiba.
Berlin ise serindi, hayır hayır soğuktu resmen!
Eylül’ün sonu olmasına rağmen havaalanından
dışarıya adımımı attığımda dünyanın bir yaz
köşesinden başka bir kış köşesine gelmiş gibi
oldum: Soğuk ve yağmur. ‘Allahım inşallah
koşarken yağmaz. Giydiğim herşey ıslakken
daha ağır oluyor. Koşmak daha zorlaşıyor.
Sen acı bize!...’
Mimar olarak hayatımda ilk defa bir Avrupa
şehrini gezmek çok da önemsediğim bir konu
olmadı. Oysa Berlin bir çok önemli mimari
eserle doluydu. Ama ben ilk defa bir mimar
veya bir turist değil, bir koşucuydum. Dinlenmem
ve konsantre olmam gerekiyordu. Şehir bana
42 km boyunca turistik bir gezi sunacaktı,
biliyordum. Berlin Maratonu tamamen Berlin’in
önemli yapılarının arasında ve tarihinin içinde
koşulacaktı.
 |
 |
Koşu Mimari Bir Gezi Gibiydi
|
Berlin Maratonu Güzergahı (kırmızı sürekli
çizgi) |
Büyük Pazar sabahı maratonun coşkusu tüm
şehre sinmişti. Bunu kapıdan adımımı dışarı
atar atmaz anladım. Herkes mi koşuyordu? Yollar
turuncu maraton çantalı insanlarla doluydu.
Zaman ölçer ‘chip’lerimiz ve göğüs numaralarımız
ile birlikte kaydımı onaylattığımız gün vermişlerdi
bana da aynı çantadan. Benim de sırtımdaydı
çantam ve üstünde de göğüs numaram yazılıydı.
Böylece kimsenin çantası kaybolmayacak, koşu
sonrası kuru giysilerimize kavuşabilecektik,
ne güzel! Yaşlılar, gençler, kadınlar, erkekler
ve her kesimden, her ülkeden pek çok farklı
dil konuşan insan hep birlikte trene bindik
istasyondan. Artık kaybolmamak için haritaya
bakmama gerek yok diye gülümsedim içimden,
herkes nereye ben oraya...
 |
Turuncu
maraton çantam ve peruğumla ben, koşuya
başlamadan önce… |
İstanbul’dayken maratonda hiç heyecanlanmam
diye düşünmüştüm ama heyecanlıydım. Şehirdeki
coşku beni de içine çekmişti. Sanki rekoru
ben kıracaktım. İşte binlerce kişi hepimiz
bitiş çizgisini geçmek istiyorduk. Kendimiz
aşmak ve yarışı tamamlamak... Berlin’in ortasındaki
‘Tiergarten’ isimli parkın etrafını barikatlarla
çevirdiklerini ve içeriye sadece koşucuları
aldıklarını gördüm. Bu parktan başlayacak
ve Berlin turumuz sonrasında parka geri dönecektik.
Beni desteklemek için gelen arkadaşlarımla
vedalaşma vakti gelmişti. İçeri girince hepimiz
maraton çantalarımızı bırakmak, son ayarlamaları
yapmak, üstümüzü başımızı düzeltmek gibi işlere
daldık. Bize önceden verdikleri naylondan
kesilerek hazırlanmış, giysiyi üstüme geçirdim.
Soğuktan daha iyi koruyan başka bir şey olamazdı.
Koşuya başladıktan bir süre sonra ısınmış
olacağım ve bunu yol kenarına atabileceğim.
Bir arkadaşım Chicago Maratonu’nda insanların
kullanmadıkları eski giysilerini koşu kıyafetlerinin
üstüne giydiklerinden bahsetmişti. Koşarken
yol kenarına atılan bu kıyafetler yarıştan
sonra toplanıp, temizlenip, ihtiyacı olan
insanlara ulaştırılıyormuş. Ne güzel düşünülmüş
bir dönüşüm projesi!
Başlamadan önce 32 km koştuğum günkü tecrübemden
yola çıkarak, vücudumda pişik olma ihtimali
olan bölgelere ‘bodyglide’ sürdüm. ‘Bodyglide’
uzun süre koşarken sürtünmeden oluşan tahrişleri
önlüyor, çok terleyince bile akıp gitmiyor
ve kalıcı oluyordu. Diğer bazı koşucuların
benim gibi bunu parkta son dakikada yaptıklarını
gördüm. Demek ki sorunlarımız benzerdi. Elimden
geldiğince esnemeye çalıştım. Sakatlanırsam
ve bitiremezsem üzülecektim. Esnemek önemli
bir önlemdi, ihmal etmeye gelmezdi. Zaten
kırkbinimiz de esnemeye çalışıyorduk.
Start almak için beklemem gereken bölgeye
vardığımda kalabalık ‘iğne atsan yere düşmez’
tanımını ispatlamaya çalışıyordu. Kıpırdamak
bile mümkün değildi. Yarışı başlatan tabancanın
sesini duyduğum anda binlerce balon havalandı.
Yarış başlamıştı. Benim start takının altından
geçmem 20 dk kadar sonra gerçekleşebildi.
Haile önden gidiyordur şimdi diye düşündüm.
Motosikletler ve diğer araçlar da onu ve grubundaki
diğer profesyonel maratoncuları takip ediyorlardır.
Haile’ye motorsikletler yetişebilir mi acaba?
Ne mutlu bana dünyanın en büyük spor organizasyonlarından
birinde yarışabiliyorum. Başka bir sporla
ilgilenseydim bu mümkün olmayacaktı. Oysa
şimdi dünya rekorunun kırılması ihtimali olan
yarışta koşuyorum işte! Start takının altından
geçerken ayaklarımızdaki chip’ler ötmeye başladı.
Allah’tan bu chip’ler vardı, benim de skorum
doğru tutulacak böylece...
 |
 |
| Kalabalık Yarışa Başlarken |
Startta Balonlar Havalandı |
Koşmaya başlamak mükemmel bir duygu!... Etrafı
ve insanları seyrederek koşuyordum. Tempomu
antrenmanlardan tanıdığım kendime göre ayarladım.
Çünkü koşunun medidatif özelliği ile yüzleşmiştim
birçok kere... Hızlı koşarsam bitiremeyebilirdim.
Ben, kendim, aklım ve vücudum olarak iki benlik
taşıyordum. Bu ikisi sürekli birbirlerini
etkilemeye çalışıyor, birbirine üstün gelmeye
veya ortak noktada birleşmeye çalışıyorlardı.
Aklım eninde sonunda daha üstün geldiğinde
bedenim ona uyum sağlıyordu. Bu ise müthiş
bir mücadele sonunda gerçekleşebiliyordu.
Alıştığım hızımı korumam ve bu mücadeleyi
antrenmanlara bırakmam gerektiğini biliyordum.
Yol benimle aynı deneyimlerden geçerek yarışa
hazırlanmış insanlarla doluydu. Yalnız olmadığım
kesindi. Hepimiz 40.000 kişiydik ve diğerlerinin
başarabiliyor olması benim de başarabileceğim
anlamını taşıyordu. Bunu aklımla değil, yüreğimle
biliyordum.
Yoldaki istasyonlarda elma ve muz yedim,
su içtim. Görevliler çok nazik ve yardımcıydı...
İstasyonlarda yığılma olmaması için uzun standlar
kurmuşlar, birçok genç, çocuk ve yaşlı bize
zaman kaybetmeyelim diye almak istediklerimizi
uzatmakla görevlendirilmişti. Yolda kimin
hangi ülkeden olduğunu tahmin etmeye çalışarak
insanların arasında koşmaya devam ettim. Formalarının
üstünde nereden geldikleri ve neden koştukları
yazıyordu. Brezilya’dan çocuklarda lenf kanserini
önlemek için, Kore’den AİDS’le savaş için
ve daha bir çok farklı ülkeden farklı sebeplerle
koşan insan vardı. Ne büyük amaçlar ve motivasyon!
Yardımseverlik ne kadar da kollektif olabiliyor.
Ben de bir dahaki maratonumu yardımseverlik
onuruna koşmak istiyordum. Türkiye’de bu tip
bir organizasyonun kurulmasına katkıda bulunmaya
karar vermiş ve arkadaşlarımla birçok adım
atmayı başarmıştık. Türkiye’de yardım ve sporu
birleştiren böyle gönüllü bir organizasyon
ilk defa faaliyete geçecekti. Bir sonraki
maratonun mutlaka Adım Adım Organizasyonu
(www.adimadim.org) ile Türkiye Omurilik Felçlileri
Derneği onuruna koşacaktım. Bunu düşünmek
bile beni çok mutlu etti.
Koşucuların bir kısmı koşu kulüplerinin formalarını
giymişlerdi. İngiltere’den ‘Serpantine’lar,
Amerika’dan ‘Roadrunner’lar gibi... Formaların
arkasında ‘Hala iyi gözüküyorsun!’ gibi esprili
notlar yazanlar bile vardı. Bazı koşucular
ise kendi isimlerini formalarına yazmışlardı.
Bütün Berlin halkı yol kenarında tezahürat
yapıyor, formalardaki isimleri bağırıyorlardı.
Ellerindeki pankartlarda arkadaşlarının, dostlarının
isimleri yazılıydı, kocaman oyuncak şişme
eller havada sallanıyor, ses çıkartan oyuncaklar,
ziller, davullar, borozanlar öttürülüyordu.
Çocuklar ellerini uzatıyor, ‘Give me five!’
diye bağırıyorlardı. Maraton Berlin’de o kadar
popüler bir organizasyondu ki; televizyon
kanalları kayıt yapıyor, radyo sunucuları
minibüslerin üstünde, ellerinde mikrafon canlı
olarak maratonu sunuyorlardı. Dikkat çekmek
isteyen koşuculardan bazıları kostümleriyle
koşuya katılmışlardı. Melek kanatları takmış
bir adam, şeytan boynuzlu şapkası ve kuyruğu
olan bir kadın gördüm. Üstelik 70 canlı orkestranın
hepsi Berlinli amatörlerden oluşturuyordu.
Orkestralar bize caz, rock gibi farklı türde
müzik parçalarıyla destek verirken, biz bir
yandan koşup bir yandan onları alkışlıyorduk.
Koşarken bazı apartman balkonlarına müzik
kolonları yerleştiren ve yayın yapan aileler
gördüm. İşin en kötü tarafı ise bir şarkıyı
sonuna kadar dinlemenin mümkün olmamasıydı.
Koşmak zorundaydık. Berlin’de hiç şüphesiz
bugün spor ve birlik beraberlik şenliği vardı.
Duygulanmamak mümkün değildi.
 |
Ellerinde Pankartlar Tezahürat Yapan
Berlinliler
|
Yarı maraton mesafesi olan 21 km levhasını
geçtiğimde yol kenarında sıralanmış sedyeleri
gördüm. Profesyonel masörler sedyelerde yatan
koşuculara masaj yapıyordu. ‘Ahhh! Şurada
yatsam, ne gerek var kalan 21 km’yi koşmaya.
Bundan sonrası daha zor olacak hem...Önemli
olan katılmak değil miydi zaten...’ Tam o
sırada 4,5 saat balonu yanımdan koşarak geçti.
Ben bu balona takılmalıydım. Tempo tutturmama
yardım edecekti. Büyük maratonlarda saat hedefi
olan atletlere tavşanlık yapan koşucular olduğunu
duymuştum. Bunlar hedef saatlerin üstünde
yazıldığı büyük balonlar taşıyorlardı. Balon
kalabalığın içinde çok uzaktan bile görülebiliyordu.
‘Ne güzel, kaç saatte bitirmek istersen o
balonu bul ve takıl... Hiç düşünmeye gerek
yok süreyi... Tavşan atlet düşünsün senin
yerine... Ama bu balon bana hızlı geldi galiba...:)
Her 5 km’de bir biiip sesini duymaya alışmıştım
artık. Hep birlikte algılayıcıların yanından
geçerken ayaklarımıza taktığımız chip’ler
ötüyor ve süremiz kaydediliyordu.
Etrafımla ilgilenmeye, Berlin’in güzel binaları
arasından, şehirde turistik bir gezi yaptığımı
varsayarak, kendi kendime eğlenerek koşmaya
devam ettim ve 32 km levhasını da geçtim.
O levhayı görene kadar hiç sesini çıkarmayan
aklım dedi ki: ’32 km koşabileceğini biliyordun,
daha önce koşmuştun. Ama ya bundan sonrası...
Bundan sonra attığın her adım senin hayatında
ilk olacak!’.
 |
“Ters”
koşarken fotoğraf çektirdim… Maraton
koşarken hep atletlerin sırtları görülüyor
böyle... |
30 km sonrası koşular için bir tabir var:
Duvara çarpmak!
Koşmaya başladığım yıllardan beri maratonculardan
duyduğum bir tabirdir bu. Öğrendiğim kadarıyla
atletin vücudundaki tüm enerji depolarını
tüketmesi ve bir adım dahi atacak mecali kalmayıp,
yığılıp kalmasıymış. Antrenmanlarda kademeli
olarak mesafenin artırılması, enerji depolarının
kapasitesini artırmak içinmiş. Bu sebeple
hiç bir antrenman sürecinde 42 km’nin tümünün
koşulması tavsiye edilmemekteydi. Yarıştan
önce enerji depolarını tamamen boşaltmak doğru
olmadığı gibi bu enerjinin yerine konması
da zaman alıyordu. Antrenman programımın son
günü maraton koşacağım tarih olan 30 Eylül
Pazar günü idi ve karşısında 42 km 195 m yazıyordu.
Dolayısıyla bugün hayatımın en uzun mesafesini
daha önce hiç denemediğim halde koşmak zorundaydım.
Başka çarem yoktu!
Son 10 km’yi koşarken yol kenarında kramp
girmiş bir çok insan gördüm. Bazıları yerde
yatıyor, Berlin’liler onlara yardımcı olmaya
çalışıyordu. Neden bilmem, belki psikosomatik
nedenlerle, ayak taban kaslarımın ve bacaklarımdaki
bazı kasların normalden çok kasıldığını hissettim.
Şimdi kramp girerse dedim ben de kendimi bir
Berlinliye teslim ederim elbet. Başka çare
yok! Ama herhalde bu beni en az yarım saat
geciktirir. Bir kere kramp girerse sonrasında
da devam eder, biliyorum. ‘Allah’ım lütfen
kramp girmesin! Yavaşlamalıyım ki kramp girmesin,
çünkü bitirmek istiyorum...’
Berlin’de ‘Brandenburg Gate’ isimli tarihi
bir zafer takı var. Bir gün önce bu kapıyı
ziyaret edip maratonun bu kapının altından
geçince biteceğini canlandırmıştım gözümde.
Şimdiyse bu kapının hayaliyle ayakta kalabiliyordum.
Yolda maraton organizasyonunun fotoğrafçılarına
bile zor gülümsedim. Ama gülümsedim: ‘Yıkılmadım,
ayaktayım!’ der gibi. Maratonun son 5 km’sinde
Berlin halkı daha çok destek olmaya ve daha
çoşkulu tezahürat yapmaya başladı. Sanırım
hepimizin yüzünden zorlandığımız okunuyordu.
İhtiyacımız vardı desteğe... Onlar da hiç
esirgemediler, bizi canı gönülden anlıyor
ve takdir ediyorlardı. Tarihi zafer takını
uzaktan gördüğümde, başka hiç birşey için
bu kadar sevinemeyeceğimi düşündüm. Kapı gittikçe
bana doğru yaklaşıyordu. Ben ise 4,5 saatten
daha fazladır aynı bedensel aktiviteyi yaptığımdan
artık ağrılar dışında birşey hissetmemeye
başlamıştım. Kapı bana geliyor olmalıydı,
yoksa ben hala koşuyor olamazdım herhalde...‘Bu
yarışı tamamlayayım Allah’ım... Sonrasında
sakatlanırsam eğer tedavime dikkat eder, bir
süre koşmam. Ama şimdi bitirmek istiyorum.
Beni anla lütfen!’
 |
‘Brandenburg Gate’den Geçip Finish’e
Yaklaşırken
|
Kapıya geldim, yine fotoğrafçılar hazırdı,
gülümsedim. Ama hayır Allah’ım herkes koşmaya
devam ediyor, yarış kapıda bitmiyor muydu?
Mecburdum koşmaya, o kadar yoldan geldim,
zorladım kendimi veee 1-2 dakika sonra ilerde
başka bir tak daha gördüm. Üstünde kocaman
‘Finish’ yazıyordu. İşte oradaydı! Ona doğru
koşmalıydım. Ona ulaşmalıydım!
Finish takının altından geçerken üstündeki
büyük saat 5:20 civarında bir rakam gösteriyordu.
Kabaca benim gerçek başlangış saatim ile bu
saat arasında 20-25 dakika fark olmalıydı.
Süperdim ben, ilk maratonumu 5 saatin altında
bitirmiştim.
Çok mutlu olmuştum. Güzel yüzlü bir kız boynuma
madalyamı astı. Sanki ben kırdım dünya rekorunu
gerçekten de... Biraz daha yürüyünce bir başkası
elime bir torba tutuşturdu. İçinde muz, sarınıp
üşümemek için büyük bir naylon, bir paket
çikolata ve enerji içeceği vardı. Bunlar ne
kadar da mutluluk veren nesnelerdi. Tam da
ihtiyacım olan şeyler... Şimdi esnemem, giyinmem,
beslenmem lazım. Yaşasın bitirdim, hemen annemi
arayıp müjdemi vermeliyim. :)
 |
Madalyam ve Bitirmenin Gururu ile
Çok Mutluyum
|
Sonradan öğrendim ki Haile dünya rekorunu
kırmış: 2:04:26
Ben de kendi rekorumu kırmıştım: 4:56:24
ve 8.54 km/saat hızla koşmuştum. Artık biliyordum
ki ben 42 km 195 m koşabiliyordum. Bunu başarmıştım.
Bir dahaki maratonumda daha hızlı koşabilirdim.
Her biiipte
chip sayesinde ölçülen sürelerim:
5 km 00:31:32
10 km 01:04:19 / 00:32:47
15 km 01:36:18 / 00:32:00
20 km 02:09:44 / 00:33:26
25 km 02:43:44 / 00:34:00
30 km 03:19:30 / 00:35:47
35 km 03:57:57 / 00:38:28
40 km 04:40:04 / 00:42:07
|
İstatistikler
ve Sıralamam:
Km Başına Süre : 07:01
İlk Yarı Mesafede Süre : 02:17:50
İkinci Yarı Mesafede Süre : 02:38:34
Overall’da Sıralama : 5116
30 Yaş Üstü Bayanlarda Sıralama :
708
|
|