| Siga Siga (28. Avrasya
Maratonu Hatırası)
Cem Uçan
03 Ekim 2005
Avrasya benim ilk maratonumdu. Yaklaşık 6-8
aydır düzenli olarak haftada 4-5 gün hiç aksatmadan
büyük bir disiplinle antremanları tamamladım.
Tolga, Zeki ve ben genellikle üçümüz beraber
koşarak hazırlandık. Özellikle uzun koşularda
(10 km’den başlayıp 32 km'ye kadar gidiyor)
hep birlikteydik. Ayrıca maratoncular email
grubu aracılığıyla diğer maratoncuların tecrübelerinden
bir çok şey öğrendigimiz gibi internetten
de bulabildiğimiz her kaynaktan bir şeyler
kazanmaya çalıştık. Bunların hepsi 2 Ekim
sabahına kadar umutla ve güvenle Boğaziçi
Köprüsü’nün ayağına kadar gelmemi sağladı.
Tek bir sorun vardı. Onca haftayı sağlıklı
bir şekilde atlattıktan sonra son Salı günü
5km'lik koşunun sonunda sol baldırıma bir
ağrı girdi. Zeki'nin ısrarlarıyla bir doktora
gittim (doktorların "zorlamayın, koşmayın"
diyeceğini düşündüğüm için gitmek istemiyordum).
Neyse ki doktor bunun basit bir ödem olduğunu
söyledi. 3-5 gün içinde uygun tedavi ile geçeceğini
de ekledi. Ben de büyük bir umutla tedaviyi
uygulamaya başladım. Salı gününden sonra maratona
kadar dinlenmeye geçtim (kalan 2 küçük koşuyu
yapamadım). Cumartesi gününe geldiğimde baldırımın
Salı günkü kadar kötü olmadığını fark ettim.
Biraz daha umutla ertesi günü bekledim...
Pazar günü...
Sakatlanma endişesinden sonraki ikinci büyük
endişem yağmur ve nemdi. Yağmuru gözlükle
koştuğum için sevmiyorum, sürekli buğu yapıyor
vs, lens de kullanmıyorum. Nem ise (ormandaki
antremanlardan tecrübe ettiğim üzere) performansımı
kötü etkiliyordu. Bunların her ikisiyle de
karşılaşacağımı yaklaşık 5. km'de anladım...
Zeki ve Tolga'ya çok çaktırmamaya çalışsam
da 8. km'de tamamen tükendiğimi hissettim.
O güne kadar 17 defa 10 km üzerinde, 5 defa
20 km üzerinde, 1 tane 32 km üzerinde olmak
üzere haftada 4-5 gün ortalama kilometre başına
5:30-5:45 dakikada koşmuş birisi olarak bu
olanı açıklamam mümkün değildi. 10. km'ye
kadar bunu düşünerek geçirdim. Daha fazla
devam edemeyeceğimi anladığımda fizik olarak
bitkin olmanın yanına moral olarak da çöküntü
eklendi. Her şeyi bekleyebilirdim ama 10.
km'de yarışı bırakmayı düşüneceğimi hiç aklıma
bile getirmedim. (bu arada baldırım henüz
çok zorlamıyordu, ama nefes almakta zorlanıyordum.
Kalp atışım hiç olmadığı seviyelere yükselmişti.)
Bir süre Tolga ağır tempoma eşlik etti, onu
da alıkoymamak için ben devam edemeyeceğim
dedim. O anda gerçekten geri dönmeyi düşündüm.
Bir yandan da yapmamak için sebeplerimi sıralıyordum:
(1- üzerimde hiç kimlik/para/banka kartı yoktu.
2- Şebnem koşuyu bitirmemiş olacaktı. 3- O
kadar haftanın ardından daha ciddi bir moral
çöküntüsü olacaktı.). Bir süre daha devam
etmeye karar verdim.
24,5. km....
O kadar kötü durumdaydım ki düşük tempolu
koşuyu bile ancak 2 dakika boyunca sürdürebiliyordum.
2 dakika koşu 1 dakika yürüyüş. Bu tempoyla
ilerlemem pek mümkün gözükmüyordu. Yol boyunca
geride bıraktığımız teyzeler, amcalar birer
birer yanımdan geçiyordu. Ben ise hala nefes
almakta zorlanarak mehter temposuyla bir şeyler
yapmaya çalışıyordum. Bir yandan da baldırımdaki
ağrı artıyordu. Ayrıca sağanak yağmur tüm
bu mücadeleyi biraz daha zor hale getiriyordu.
Tam 24,5.km’ye geldiğimde arkamdan bir el
sırtıma dokundu... Zorla kafamı kaldırıp baktığımda
sırıtan iki suratla karşılaştım. Hep anlatılan
maraton geyik sohbetlerinden birisinin başlayacağını
ve buna hiç halimin olmadığını hissediyordum.
Yine de medeniyet gereği bir iki kelime etmeye
karar verdim. Leonidas ve Teodoros isimli
iki Yunanlı ilk defa İstanbul’da koşuyorlarmış.
Leonidas 20. maratonunu koşuyormuş... Daha
fazla konuşamayacağım için (aynı zamanda koşamayacağım
için) durdum... Abiler de durdu... Sonra Leonidas
Yunanca bir şeyler söyleyerek (ikisi de neredeyse
hiç İngilizce bilmiyorlar) "enterval"
dedi. Anlamsızca suratına baktım. Sonra önümuzdeki
18 km boyunca sık sık duyacağım kelimeleri
sıraladı: ‘Ke fener to one two three marathon
flag... siga siga... poaweeeeerrrr! (trafik
ışıklarından 3. maraton bayrağına kadar...
yavaş yavaş... power!)
Küçük küçük hedeflerle Teodoros ve Leonidas'ın
gazıyla 32.km'ye geldik. Bu noktada sol baldır
iyice varlığını hissettirdi ve artık sol ayağımı
sürükleme aşamasına geldim. Abiler klasik
bir şekilde maratonun baldırda falan olmadığını,
kafada bittiğini falan el işaretleriyle anlatıyorlardı.
Ben de kafa sallayip sırıtmaya çalışıyordum.
Arada saate bakıp 5 saat limiti olduğunu,
trafiğin açılacağını hatırlatıyordum. Adamların
hiç umurunda bile değildi. 32.km'de aslında
maraton bitirme hedefim olan (antremanlarda
rahatlıkla koştuğumuz tempoyla) 4 saat 10
dakikaya geldiğimizi biraz moral bozukluğu
biraz buruk bir gülümsemeyle fark ettim. Bu
noktadan sonra hedef zaman falan yoktu...
Hedef: Siga siga... Siga siga... ke tabela
to fener, green light...
Karaköy'e geldiğimizde maratonu bitireceğimi
anladım. Arada baldırımı rahatlatmak için
durmam gerekiyordu. Abiler de durup beklediler.
Sol bacağın üzerine ağırlık yüklememek için
sağ bacağıma yüklendim. Sağ tarafa ufak kramplar
girdi. Durmak zorunda kaldım. Abiler de durup
beklediler... Kabataş'a geldiğimizde müjdeli
haberi verdim. Çok az mesafe kalmıştı. Oraları
nasıl geçti çok iyi anımsamıyorum ama bitiş
noktasında Türk-Yunan sevgi çemberi şeklinde
abilerle kucaklaştık. O noktada herhangi bir
foto imkani falan olmadığı için bu anı yakalama
şansımız da olamadı. Onlarla vedalaşıp ayrıldık.
Hafif ağrılı, ıslak ve yorgun bir şekilde
eve varmaya çalıştım. Bu arada herkes benim
yarışı bıraktığımı düşündüğü için ailem/Şebnem
ve diğerleri endişelenmiş artık hastaneleri
arama noktasına gelmişlerdi. Onların da içinin
rahatlamasıyla günü tarifi zor bir mutlulukla
bitirdim...
Herkesin bir maraton hikayesi vardır elbette.
Benimkisi kısaca böyle. Bu tecrübeyi yaşadığım
için mutluyum. Bir daha maraton(lar) koşarım
sağlık elverirse... tek kosul: Nemsiz bir
ülkede/şehirde/ortamda...
Herkese sevgiler, İyi koşular...
Not: Hani futbolcular bir maçta yenildikten
sonra "lig uzun bir maraton" diyorlar
ya...
Artık herkesten farklı bir tebessümle karşılayacağım
bu klasik cümleyi... :)
|